Moonrise Kingdom - Sinema Yazısı

16 Ekim 2013

Ekleyen: Fahri Şahin

2811

Moonrise Kingdom - Sinema Yazısı

Yapım: 2012 – ABD
Tür: Dram, Komedi, Romantik
Süre: 94 dakika
Yönetmen: Wes Anderson
Senaryo: Wes Anderson, Roman Coppola
Görüntü Y.: Gerald Sullivan


Sakin bir cumartesi sabahı kahvaltıdan sonra elinizde kahvenizle ’izleyebileceğiniz’ harika bir çocuk kitabı “Moonrise Kingdom“.

Naif, içten; absürdle melankolinin arasındaki ince sınırda gidip gelen; fakat yönetmen Wes Anderson’ a özgü bir ustalıkla yine aradaki altın oranı tutturabilen; toz pembelikten uzak; iyi ve kötünün mücadelesindeki klişe öğelerden olabildiğince arınmış bir masal.

Öncelikle bir ada hikayesi “Moonrise Kingdom“. Dünyanın geri kalanından denizle soyutlanmış; doğanın hayatın içinde ezilip gittiği yanılgısına hiç düşülmemiş bir dünya. Ve bu dünyada, Bill Murray, Bruce Willis, Edward Norton, Tilda Swinton, Frances McDormand ve Harvey Keitel gibi dev bir oyuncu kadrosunun arasından başarıyla sıyrılacak kadar sahici iki genç başrol: Kara Hayward (Suzy) ve Jared Gilman (Sam). Belki filmin başarılı senaryosunun tam ağızlarına layık replikleri seçip önlerine koymasına borçlular bunu. Belki de yönetmenin deneyimli oyuncuları dikkatle olgun yaşlarından ya da hayata karşı umutsuzluklarından ileri gelen bir grilikteki yan rollere konuşlandırmasından.

Tam bu arada filmin öyküsüne de kısaca göz atalım: Film, 1965 yılının New England’ ında geçer ve üç küçük kardeşi, anne ve babasıyla birlikte yaşayan, fakat sosyal anlamda neredeyse saydam bir görünmezlikte var olup giden Suzy karakteriyle açılır. Ardindan kamera Oymakbaşı Ward (E. Norton)’ in kampına çevrilir ve gece kamptan kaçan Sam karakterinin adını duyarız. Suzy ve Sam, ya işlevsizliği ya da tümden yokluğuyla kendilerini yalnız bırakan aile kurumu tarafından örselenmiş, ergenliklerinin başındaki iki çocuktur. Suzy’ nin oynadığı kilise tiyatrosunda Sam’ in kuvvetli içgüdülerinin yarattığı bir tesadüfle tanışan ikili, önce mektup arkadaşı, sonra da anlaşıp çevrelerindeki tüm insanlardan kaçarak doğaya ve birbirlerine sığınan iki hayat arkadaşı olurlar.

Film, bu ikilinin birbirleri ve ortak tutkuları olan macera dolu bir hayat uğruna verdikleri mücadele üzerine kurulu. Bu ana halkanın etrafı ise, deneyimleri ve sahip olduklarıyla hayat içinde bir yerlere gelebildikleri öngörülen ebeveynlerin/yetişkinlerin başroldeki ikiliden çok daha kayıp, hayatları içlerinde hapis, seçimlerine köle gerçeklikleriyle çevrili. Bu karamsar halkada da parlayan yıldızlar yok değil. Örneğin polis müdürü Sharp rolündeki Bruce Willis ya da oyunculuk kariyerindeki belki de en silik rollerden birinde bile 180 derecelik bir karakter dönüşümünü başarıyla bizlere aktaran Edward Norton. Her masalda olduğu gibi, bu filmde de bir kötü taraf var elbette. Hayatın mesleği olan hukuk dışında neredeyse her alanında kaybeden Suzy’ nin babası rolündeki Bill Murray ve Sosyal hizmetler memurunu canlandıran soğuk kraliçe Tilda Swinton.

Senaryo, oyunculuk ve görüntü yönetmenliğinden söz ettik, filmin müziklerine değinmeden olmaz: Yukarıda bahsettiğim gibi doğa ve çocuklar filmin merkezine nasıl oturdularsa; senfoniler doğanın destansı güzelliği ve gücünü; koro müzikleriyle çocukların romantik saflığı ve tazeliğini tekrar tekrar vurgulamış. Temiz ve sarsıcı.

Peki bu kadar övgünün yanında hiç eleştiriye yer yok mu? Sanırım hikayenin birkaç kez yön değiştirebilmesi için abartılı mucizelere verilen yer hepimizin içindeki mantık canavarını biraz gıdıklamıştır. Filmin genç karakterlerinin arasındaki ilişkiler oldukça ayrıntılarılı verilse de, yetişkinlerin dünyasıyla ilgili kopuk kopuk anlara şahit olmaktan başka bir veriye sahip değiliz. Bunu bir eksiklikten çok, filmi tamamlayıcı yeni bir öğe olarak görmek istersek; yetişkinleri bir ergenliğin başındaki bir gencin gözünden izlediğimizi ve bu sebeple durumlarını özetleyen birkaç önemli an ve sıfat dışında tüm geçmişlerini detaylıca bilmemize hiç de gerek olmadığını düşünebiliriz.

Yazımı bitirirken, sözü Sam\′ le Suzy’ e veriyorum:

Önce Suzy\′nin fevri karakteriyle ilgili saf bir itiraf:
Sam: What happened to your hand?
Suzy: It got hit by a mirror.
Sam: How\′d that happen?
Suzy: I lost my temper at myself.

Ardından Sam’ in film boyunca en çok akılda kalan repliği:

Sam: I love you, but you have no idea what you\′re talking about.



Yazar : Özer Akman



PAYLAŞ



Yorumlar



Geri Dön: Ana Sayfa