Kutsal Motor - Sinema Yazısı

15 Ekim 2013

Ekleyen: Fahri Şahin

2704

Kutsal Motor - Sinema Yazısı

“Bir başkasının ölümünü seyretmek kadar, hayat dolu bir şey yok.” – Kutsal Motorlar

Şüphesiz, her yönetmenin hayalinde; yönetmen sineması oluşturmak vardır. Özgün olmak, yeni bir çizgi yaratmak ve bu çizginin üstünde cambazlaşmak gibi idealleri vardır. Hele ki sinemamızın, aksiyonu bol; görsel efekt pornosuyla yıkanan filmlerle mücadele ettiği bir dönemde. Ve O’nun bir sanattan çok eğlence aracı gibi gözükmeye başladığı şu kıt ve susuz devirde.

İşte yine böyle devam eden bir günde, Kutsal Motorlar adlı bir film merhem oldu sanki yaramıza. Bana göre, 2012’nin en özel yapımı olan bu film, Leos Carax’ın “Bakın ben 10 senelik aradan sonra geri geldim.” değil de, daha çok “Bakın bu benim kariyerimin zirvesi.” dediği film.

Gelin şöyle bir filmin konusuna bakalım:

Cesar zengin ve saygın bir iş adamıdır. O sabah, diğer sabahlardan farklı olmayan şekilde işine gitmek için çantasını alır ve limuzinine doğru ilerler. Limuzinine bindikten sonra yol boyunca şoförü Celine ile birlikte o gün tamamlayacağı randevuları tartışmaya başlar. Buraya kadar tamamen normal bir akışta seyreden film, Cesar’ın ansızın limuzinin içinde kadın kılığına girip, farklı bir karaktere bürünmesiyle birlikte bir anda değişmeye başlar. Ardından randevu adı altında bürünmeye başladığı farklı karakterler, gittikçe akıl almaz hale gelmeye başlar.

Kutsal Motorlar, Fransız “Usta” sinemacı Leos Carax’ın 13 yıl aradan sonra yeniden yönetmen koltuğuna oturduğu ve başrol oyuncusu Denis Lavant’ın yanında Eva Mendes, Kylie Minogue, Edith Scob ve Michel Picolli gibi isimleri ağırladığı mükemmeliyete yakın bir çizgi çizen, sürrealist bir film. Deneysellikle kurmaca olma yolunda bir arada bir derede kalmış, metaforlar üzerine kurulmuş bir dünya üzerine yoğunlaşan sancılı bir süreç. Her ne kadar benim gözümde “Mükemmeliyete çok yakın” tarzında bir çizgisi olsa da, şüphesiz bir başyapıt.

Bir dram olmamasına karşın, ya da daha doğrusu dram olmadığına dair hisler oluşturmasına karşın, Kutsal Motorlar çok karamsar bir film. İçinde bolca nefret ve öfkenin barındığı, bir anın diğer ana uymadığı skandal bir film. Sinemanın altın ve değişmez kurallarına her ne kadar boyun eğmek zorunda kalsa da, anlatım dilinde yeni bir tarz olabilecek yeni bir potansiyel. Hatta yeni bir tarz dersek ne kadar yalan olur bilmiyorum. Bunların arasında kaybolurken, bir yandan da Denis Levant’ın bir düzine, birbirleriyle yakından uzaktan alakası olmayan karakterler arasında, aslında bütününde tek bir karakteri, insanüstü bir oyunculuk deneyimiyle canladırması ayrı mevzu tabi. Filmi, bu uçuk senaryosuyla benimseyen Levant’ın büyük etkisi var tartışmasız.

Dürüst olmak gerekirse, film bittiğinde filmden hiçbir şey anlamadığımı, ancak filmin çok şey anlatmak istediğini gördüm. Bunu zaten görür görmez ikinci kere izlemeye koyuldum. İkinci kez izlediğim zaman ise her şey domino taşı gibi yerine oturmaya başladı. Filmde ki keskin virajlar, ilk başta beni düşündürürken yorulmaya iterken, ikinci seferde beni anlama olgusuna itiyordu. Henüz izlememiş olanlar için fazla spoiler vermeden biraz ipucu gerekirse; Cesar’ın günlük yaşantısı ve randevuları, ince dokunmuş detaylı metaforlar üzerinden anlatılıyor. Cesar’ın büründüğü katil rolünden, dilenci rolüne kadar canladırdığı bu karakterler Cesar’ın iş görüşmelerini, günlük hayatını anlatıyor. Mesela büründüğü dilenci rolü, insanlardan iş görüşmelerinde nasıl para istediğini, büründüğü savaşçı rolü iş için nasıl savaştığını anlatıyor. Limuzin gibi bir unsurunda beyin, şoförün ise gözler olarak yorumlandığı da afişten anlaşılıyor ilk bakışta. Tabi artık bu noktadan sonra filmin diğer süprizleri giriyor. Onları da size bırakıyorum.

Leos Carax’ın 1999 senesinde vizyona giren Pola x’den sonra ortalardan sessizce bir süreliğine kaybolmasına da değiniyor aslında film. Bu uzun kayboluşu, bir kayboluş senaryosuyla desteklenmesi en bariz kanıtı. Özellikle ansızın limuzinin içinde beliren, patron simasında gözüken bir adamın gizliliği bence bununla açıklanabilir. Tabii bu tür karakter sembollerinin, metafor özelliği taşımasından dolayı, yorumlanmaya açık olması gayet normal bir norm. O yüzden sizin farklı şekillerde yorumlayacak olmanız yüksek ihtimal dahilinde. Filmin de kapağı atıp, üstüne tırmandığı nokta da bu zaten. Farklı yorumlara, kapının ardına kadar açık olması. Filme tuhaf bir rüya yakıştırması bile, filmi çokta haksız bırakmayacaktır.

Soğuk Paris gecelerinin bu sürrealist filmi, hoşnutsuz, bitkin ve sıkılmış karakteri olan Oscar’ı her ne kadar bir iş adamının farklı rollerinde oynayan tiyatro oyuncusu gibi gösterse de,(bir gölge misali) bazı sahnelerin iticiliği beni fazlasıyla rahatsız etti. Yönetmen bunu kasıtlı bir şekilde mi yaptı bilmem ama, son sahnede ki ailenin maymun olarak aks ettirilmesini, itici ve incitici buluyorum. Maymun olmanın akıllara ilk başta ilkelliği getirmesine karşın, bu sahnenin gizemi benim için hala sürüyor.

Kısaca bir nokta koymak gerekirse, Fransız sinemasının en nitelikli, en etkileyici yönetmeni olma ünvanını tek round da kapan Leos Carax’ın bu filmini, umutsuzluğunu en güzel şekilde dışa vurduğu bu film pek çok övgüyü hak ediyor. Takıldığım birkaç pürüz dışında, yarattığı bu noksansız metafor aleminde en uçuk yönetmen ve en uçuk senaryo ödüllerini hak ediyor. Bir de tabi gişe kaygısıyla çekilen bütün filmlerin kafasına kılıç dayamış olması ayrı bir güzel.

Düşünce aleminizi allak bullak eden bu filmi izleyin, izletin. Çünkü böyle filmler her zaman çıkmıyor.

“- Bu işe devam etmeni sağlayan şey ne, Oscar?
- Beni bu işe başlatan şey: rol yapmanın güzelliği.
- Güzellik mi? bir söz vardır; "güzellik görenin gözündedir."
- Peki gören kimse yoksa?”

Sevgilerimle...



Yazar : Arınç Arısoy



PAYLAŞ



Yorumlar



Geri Dön: Ana Sayfa