Her - Sinema Yazısı

30 Mart 2013

Ekleyen: Aytaç Ünal

2311

Her - Sinema Yazısı

Yönetmen: Spike Jonze
Oyuncular: Joaquin Phoenix, Scarlett Johansson, Amy Adams...
Tür: Romantik, Bilimkurgu, Dram
Ülke: ABD


Merhaba! Uzun bir aradan sonra tekrar bir yazı ile karşınızdayım. Pas tutmuş muyum bilemem ama yazmayı özlediğimden adım gibi eminim. Önümüzdeki dönemde eskisi gibi düzenli aralıklarla yazabiliyor olacağımı bildiriyor ve hemen bu haftaki filme geçiyorum: Spike Jonze imzalı “HER”. Türkiye′de “Aşk” olarak girdi sinema salonlarına. Filmin içeriğine bakarsam güzel bir seçim olmuş diyebilirim, ne de olsa ben de aşktan konuşacağım. Aşkın -beden tanımayanından- konuyu açmayı planlıyorum. Ardından filmin başkahramanı Theodore′un hayata bakış açısıyla paralel bir analiz yapmaya çalışacağım. (Ha derseniz sen olsan sen de aynı ismi koyar mıydın diye, hayır derim. Sanırım bu filme daha dolaylı bir isim fena olmazdı hani.)

Havalı İşletim Sistemimizle Tanışın: “It′s not just an OS, it′s a consciousness.”

Jonze bizi bilinmeyen bir geleceğe fırlatıyor. Filmde teknoloji -haliyle- bugünkünden bile daha fazla hayatımızda, daha fazla etkin kendimizi oluşturmamızda. Yani “Blade Runner” tarzı bir distopya olmasa da bugünkü teknolojinin yaratıcılık katılmış haliyle karşı karşıyayız diyebilirim. Ne mutlu ki “The Terminator” tarzı katil robot festivali havasında da geçmiyor hikayemiz. Filmde yaratılan bu atmosfer ilk bakışta izleyiciye hem tanıdık hem de yabancı gelebilir. Eh, biz de Siri’ye az komut vermedik, mesajlarımızı, buluşmalarımızı yeri geldi sesli komutlarla ayarladık. Tamam, kabul edelim; hiçbir zaman çok işimize yaramadı. Ama daha önce bu teknolojiye gerçek anlamda aşık olmayı denedik mi, denemedik. Düşük bir ihtimal olsa da deneyen azınlığı bir kalemde sildiğimden utanıyor ve önsezisi, kendine has bir karakteri, paradoksal şekilde duyguları olan işletim sisteminden söz etmeye başlıyorum. Karakterimiz Theodore işte tam da bu işletim sisteminin reklamını görüyor o koca şehir içinde. Hemen sonra Theodore’u bilgisayarı başında sevgilisinin setup kısmını ayarlarken görüyoruz. Her ne kadar daha önceden bunu bilmese de, Theodore’un gönlünü -bedensiz- bir aşk çalacaktı. Bir önceki cümlenin sonuna üç nokta koyup paragrafı öyle bitirmek isterdim ama B tipi bir aile filminin üç satırlık özeti havasına kapılmış cümleyle paragrafı bitirmekten korktum. (Ne fark etti, şimdi daha mı iyi oldu?)

Günler geçtikçe çiftimiz gülüp eğleniyor, birbirlerini kötü günlerde teselli ediyor ve en önemlisi birbirlerini tanımaya başlıyorlar. Sadece sesini duyabildiğiniz bir yapay zeka şahaseri ile daha önce çıkmadıysanız bu ilişkinin en garip noktasını, benim gibi ancak filmi izledikten sonra düşünebilirsiniz. Yani burada söz konusu olan durum; partnerinizin hayatınızı kolaylaştırmak için aldığınız bir ürün olduğu gerçeği. Kurulan ilişkide bir taraf diğerinin varlığına karar veriyor ve zaman ilerledikçe onun bireyselliğe doğru olan evriminden etkileniyor. Çünkü bu akıllı software geçmişten tecrübe edinebiliyor ve her geçen gün ile programlandığından biraz daha farklı bir şekilde düşünmeye başlıyor. Theodore’un da dediği gibi birbirlerinin “kaderi” oldukları konusunda fark etmeden de olsa rol yapan biri insan biri yazılım(Samantha) iki yabancı çıkıyor karşımıza. Birçok kişi film çıkışı şunu düşündü: Metropol yaşamındaki insanın yalnızlığı ve aşkın sanal hale gelmesiyle oluşan değer erozyonu vs... Bu filmde teknofobik bir yaklaşım olduğunu düşünmüyorum ama başkahramanın kimlik arayışında olduğu konusunda hemfikirim. Zaten aldığı ürünün pazarlanış şekli de bizi bunu düşünmemiz konusunda itekliyor: “We ask you a simple question. Who are you?” Henüz boşanmadığı -eski- eşi ve aşık olduğu yazılımı arasında kendini farklı konseptlerde tekrar tekrar tanıyan Theodore’u size de tanıtmak şart oldu! Çünkü teknoloji şöyle kötü, insanları böyle birbirinden uzaklaştırıyor demek az biraz kolaya kaçmak olurdu.

Theodore: Romantik Bir Deneyüstücü veya Melankolik Bir Anti-Kahraman

Mesleği tanımadığı insanlara aşk, özlem veya sevinç dolu mektuplar yazmak. Şirket, gelen talepler üzerine hoş bir ofis içine koyduğu çalışanlarına mektup yazdırıyor ve müşteriye göndertiyor. Theodore’un mektupları diğer ofis çalışanları tarafından da hep en iyileri olarak kabul ediliyor. Ama kendisine döndüğümüzde, içine kapanık, izole olmayı seçmiş ve hüzünlü bir karakter görüyoruz. Bana kalırsa yazdıklarını bu denli hoş kılan şey, acısını dışavurmak için mektupları aracı seçmiş olması.

Çocukluğunda tanıştığı eşiyle ayrılacak olan ve onu neredeyse hiç yanında görmeyen Theodore, aslına bakarsak kendine de kızgın. Dışarıyla olan uyumsuzluğunu avutmak için Samantha’ya sığınıyor demek de yanlış olmaz. Filmde çok da iyi anlayamadığımız şey ise Theodore’un eski eşiyle neden ayrılacak duruma geldiği sorusu. Boşanma kağıtlarını imzalama sahnesinde konuşulanlar hariç çok da ipucu yok elimizde. Bu neden-sonuç bağı daha da temellendirilebilirdi. Tabii bu esnada, Theodore’un oynadığı simülasyon oyunundaki uzaylı çocuktan da söz etmem gerekir. Samantha’ya ve Theodore’a laf atan ve erkeklikte ağlamaya yer olmadığını söyleyen bu sinirli ufaklık, kahramanımızın bilinçaltında onu duygularına fazla kapıldığı için eleştiren maço erkek kısmını simgeliyor olabilir. Bu simgenin agresif bir çocuk olması ve olaylara tek boyuttan bakması yarım kalmış veya gelişememiş bir başka Theodore’un olduğu tezini güçlendiriyor sanki. Sevdiğinden ayrılan ve süper-anne oyununu yapan Amy ise Theodore’un cinsel olarak arzulamadığı bir karakter. Bu ikiliyi daha çok hayat hakkında “Evet ya, çok takılmamak lazım, bak cidden diyorum her an aslında bize sunulmuş bir şans.” derken buluyoruz. Haliyle, ikisinin de birbirlerine ihtiyaçları oluyor avunabilmek için.

Theodore’un kendini geçici olarak avutmak istiyor oluşu da söylenebilecek hipotezler arasında. Yeni tanıştığı kızla birçok şey iyi gitmişken uzun bir şey düşünmediğini ve sadece o geceyi geçirmek istediğini söylemesi buna bir ispat olabilir. Ertesi gün olanları Samantha′ya anlatması ve Samantha′nın imalı laflarından sonra rahatlaması da hoş bir ayrıntıydı. Gelecekte plaza dairelerinde oturan bu ışıklı şehir insanlarının aşkı da bir ürün gibi tüketmesi kendi içinde uyumlu bir düşünce olabilirdi. Ancak bu durumun şu anda da farksız olması, bu düşünceyi yetersiz hatta yersiz kılıyor. Filmde kendimizi daha çok Theodore’un yanında buluyoruz. Sorunlarını yenememiş olması ve sevdiklerini kaybediyor oluşu bizi onun tarafına sürüklüyor. Ama Jonze’nun anlatımında sevdiğim durum, çok rahat taraf alınabilecek bu tip bir ilişkide tarafları dengeli bir şekilde yaratmış olması. İyi çok iyi değil, kötü de çok kötü değil. Bu da bilimkurgu filmlerinde bile karakterleri gerçek ile uyumlu yaratmak gerektiğinin bir kez daha altını çiziyor.

Beyaz Perde ve Aşk Macerasında Nereden Nereye

Başka filmlere de göz atarsak, ilk defa bir inhuman entity’i aşk ile aynı çatı altında görmediğimizi fark ederiz. Bu tür filmlere örnek vermeye kalksam siz zaten bir o kadar da eklersiniz. Ama kabul edelim ki aşkın bu farklı yorumlamasında asıl önemli olan bu kadar uzak bir gerçekçiliğin bize de mantıklı gelmiş olması. Diyeceğim, kendimizi Theodore yerine koyduğumuzda “Ben şu an ne yapıyorum?” demiyorsak, film amacına ulaşmıştır. Çünkü film boyunca alıcılarımızla oynanıyor; aslında böyle de bir aşk var deniyor. Baktığımızda bizi filme bağlayan iki şey var: İlki Theodore′un poetik ve melankolik kişiliği bir diğeri ise çok farklı bir pakette izleyiciye sunulmuş aşk teması. O paketin içinden de gene aynı hüsran çıkıyor, ayrı konu :p

99’daki “Being John Malkovich”′ten sonra yönetmen koltuğunda daha özgüvenli oturan bir Spike Jonze gördüm ben bu filmde. Anlatımı daha az dört nala koşulmuş ve izleyiciye daha fazla empati şansı bırakılmış bir iş çıkmış ortaya. Müzik seçimlerinde bile daha basit bir yol seçilmiş. Eskisi gibi işitsel ögelerle yaratılmış bir tezatlık veya vurgu dikkatimi çekmedi. Bu film aynı zamanda bana yönetmenin bireyi incelemeyi daha çok sevdiğini düşündürdü. 2009’daki “Where The Wild Thing Are” filmi her ne kadar Maurice Sendak adaptasyonu olsa da Spike Jonze aynı “Her” filmindeki gibi kendi krallıkları içinde yerlerini arayan karakterlerden etkileniyor ve onları anlatıyor olmanın mutluluğunu duyuyor. “Zodiac” filminde hepimizin ezbere bildiği David Fincher ile beraber çalışmış olan kostüm tasarımcısı Casey Storm bu filmde de bizi yalnız bırakmıyor. Gelecekteki modayı onun elinden çıkmış olarak gördüğüm için mutluyum.

Unutmadan eklemek gerekir: Altın Küre Ödülleri’nde "En İyi Özgün Senaryo" dalında ödüle layık görülen “Her”, Akademi Ödülleri’nde ise "En İyi Film" ve "En İyi Özgün Senaryo" da içinde bulunmak üzere beş kategoride ödüle aday gösterildi.

İşte filmde en çok sevdiğim dört alıntı:

Samantha: The past is just a story we tell ourselves.
Samantha: It’s like I’m reading a book... and it’s a book I deeply love. But I’m reading it slowly now. So the words are really far apart and the spaces between the words are almost infinite. I can still feel you... and the words of our story... but it’s in this endless space between the words that I′m finding myself now. It’s a place that’s not of the physical world. It’s where everything else is that I didn’t even know existed. I love you so much. But this is where I am now. And this who I am now. And I need you to let me go. As much as I want to, I can’t live your book any more.

Theodore: Well, you really are your own worst critic. I’m sure it’s amazing. I remember that paper that you wrote in school about synaptic behavioral routines - that made me cry.
Catherine: [laughs] Yeah, but everything makes you cry.
Theodore: Everything you make makes me cry.

Theodore: What does a baby computer call its father?
Samantha: What?
Theodore: Data.



Yazar : Özer Akman



PAYLAŞ



Yorumlar



Geri Dön: Ana Sayfa