Geriye Kalan - Sinema Yazısı

01 Aralık 2013

Ekleyen: Aytaç Ünal

2739

Geriye Kalan - Sinema Yazısı

Yönetmen: Çiğdem Vitrinel
Senaryo: Çiğdem Vitrinel, Şebnem Vitrinel
Yapımcı: Şebnem Vitrinel, Nurhan Özenen
Müzik: Olcay Saral
Görüntü Yönetmeni: İlker Berke
Vizyona Giriş: 7 Eylül 2012
Tür: Dram


Bu hafta, 2012 girişli bir film ile karşınızdayım. Çiğdem Vitrinel\′in “Geriye Kalan”ı ile.

Zamanla değişmesi gerekirken, kapalı kutular ardında sıkı sıkı oturmayı seçen Türk aile yapısının irdelendiği “Geriye Kalan” ı izlediğimde, kadın-erkek ilişkilerinin bu kadar uzun süredir ters gitmesine üzüldüm. Doğu\′ya yedirilmiş aile düzenimiz, Batı\′nın hep yanımızda olmasıyla değişti desek bile, hala sıkı çitler ile örtülüyüz. “Onlar ne dedi?” sorusundan kaygı duymayan kimi ulusların aksine “Onlar ne der?” sorusunun korkusunu iliklerimizde yaşıyoruz her saniye. Kadının, erkeğine “sunulması” ve evdeki resmi köleliği gözler önüne sunuluyor bir kez daha. Mutfak robotu gibi “kullanılıp” yerine kaldırılan bir obje-canlı ve ataerkil komuta... Tüketim toplumunun aşkı tüketip rafa kaldırdığı açık ancak evliliğin de bu denli kolay hazmedilmesi acı bir tat bırakıyor genizde. İşte filmi izledikten sonra “geriye kalan” bu acı tat oldu benim için de.

Çiğdem Vitrinel, iki kadın ve bir adamla daha güzel bir sosyal portre çizebilir miydi bilmiyorum. Ama, bir şeyden eminim. İki kadın ve bir adam, bu portreyi daha güzel anlatamazdı. Başarılı psikolojik tahliller ve kameranın arkasında yetkin eller, başarının o kompleks görünen ama tersine basit olan formülünü oluşturuyor. Mesajı olan, kaygısı olan filmlerin haklı taçlandırılışı beni her daim mutlu ediyor zaten. Festivallerde ödüle layık görüldü diye eleştiri yağmuruna tutulan yapıtlarda doldurma sahneler, kaçak katlar görmezsiniz. Çünkü bu yapıların harcı nefret söyleminden, haksızlıktan, eşitsizlikten beslenir. Bu gıdalar yüzünden sinirlenir ve öfkesini eleştirel yönle dışa vurur. Olması gereken de budur zaten. Yolunda gideni pohpohlamak değil, yolunda gitmeyeni eleştirmek... Ne var ki, bazen de bu tür filmler festivallerden eli boş dönerler. En kötü senaryo budur işte!

Konudan sapmaya bir kez daha yaklaşmışken kendimi durduruyorum ve filme hızlı bir dönüş yapıyorum. Film hakkında daha detaya inersek, Cemil, Zuhal ve Sevda’yı görürüz. Kendini Cemil’e adamış olan Sevda için evlilik bir boyun eğiştir. Cemil’i her konuda tatmin etmek sıradan bir ev işidir onun için. Cemil ise evin alışverişini yapmak ve çocuğu okulu bırakmak gibi doldurma görevler yaparak “evin babası” olur. Cemil, iş yerinde Zuhal adlı ikinci kadın karaktere aşık olur. Zuhal de bu aşkı cevapsız bırakmaz. Ve işte, o çok ünlü üçgen izleyiciye sunulmaya başlanır. Zuhal ile Sevda o denli zıt karakterlerdir ki, neredeyse her sahnede aralarındaki farklılıkları görürüz. Sadece iki ortak noktaları vardır. İkisinin de çocuğu vardır ve ikisi de Cemil’i sevmektedir. Film, daha çok Sevda’nın gelişimini gösteriyor bizlere. Yönetmenin bir röportajında değindiği gibi, “kendi evinde hayat kadını” olan Sevda, kocasını geri kazanmak için planlar yapmaya başlar. Eş deyişle, topuklu ayakkabıların tıkırdısı eşliğinde bir dedektiflik serüveni başlar. Sevda’nın planı, hırsının da yardımıyla çok iyi işlemektedir. Ahlaki yozlaşmanın Sevda tarafından normal karşılanması ve buna soğukkanlılıkla karşı çıkılması, bir başka kritik tabii. Sevda, rakibesi olan Zuhal’in evine girdiğinde ise üstünlük ona geçer. Artık Sevda planlar yapan ve erkeğini geri kazanmaya çalışan dominant karaktere bürünür. Bu değişimi en iyi Sevda ve kızı ile anlıyoruz. Anaokulunda kızının tokat yediğini gören Sevda, kızına kendisine vurana daha sert vurmasını öğütler. Hakkını ezdirmemesi gerektiğini belirtir. Ne yazık ki, Sevda’daki bu değişimi Cemil’e karşı değil de, Zuhal’a karşı bir cepheleşme olarak görüyoruz. Her ne kadar sinsi planlar yapılsa da, Cemil de bir para objesi olarak görülse de, izleyici Sevda’dan beklenen davranışı göremiyor. Çünkü beklenen davranış, aldatılma sonrası boşanmak olmalıydı. Oysaki, sonu kanlı biten bir geri elde etme macerası bekliyor izleyiciyi. Bu kabullenişin, Sevda’nın annesi tarafından da onaylanması, Türkiye’nin uzun soluklu portresini betimlemeye yardımcı bir öge oluyor. “Bu böyle geldi, böyle gider...” mesajı buram buram burunlara çekiliyor, ve derin bir “of” çekiliyor.

Sözlerimi bitirmeden önce, Şebnem Hassanisaughi’nin de oyunculuğuna değinmek isterim. Tiyatrolar dışında, 2008 yılında ekranları renklendirmeye başlayan bu isim, yolunu çoktan çizdi demek yanlış olmaz.

Başarılı bir sosyal portre izlemek isteyenlere şiddetle önerilir...



Yazar : Özer Akman



PAYLAŞ



Yorumlar



Geri Dön: Ana Sayfa